Kızımla baş başa
Kuzumla cumartesi akşamından buluştuk yine. Babaanne ve dede ile vakit geçirdik, akşam yemeğimizi yedik birlikte. Uyku vakti geldiğinde Beren, ikimizin evine gidelim dedi. Orada uyumak istedi. Biz de uyumak için evimize geldik.
Berenle konuşmalar arasında söylediğim, oda yine dağılmış, yine çok gürültü var gibi bazı doğrudan Beren’i işaret etmeyen, bir anda ağzımdan çıkan sözler için kuzum, “ah şu yaramaz çocuklar” diyerek benim sözlerimi tamamladı. :)
Kuzumla artık, yatak odasına girip hazırlıklarımızı yaptık. Beren o arada yatağın içinde ve ben de artık ışığı kapatıp kızımın yanına geçmek üzereydim ki aynanın önünde üst üste konulmuş kitaplarımı gördü Beren. “Kitap kule” deyiverdi birden… Yaratıcı. O kitapların arasında “Kızıma Mektuplar” adında bir kitap da var. (Yazarı Maya Angelou). Kitap fuarında sadece adı çok etkileyici geldiği için almıştım ama bu isimle yazılmış daha birçok kitap olduğunu da gördüm.
Sonra sarıldık birbirimize ve gözlerimizi kapattık. Sürekli ben Beren’in kulaklarını oynarım, Beren de benim kulaklarımı oynar uyumadan önce. Ben yavaş yavaş saçlarına doğru kaydırırım elimi. O da arkasından. Akabinde Beren; “İkimizin de saçları dalgalı di mi?”. “Evet tatlım!” diyerek cevapladım. Beren’in verdiği cevaba epeyce güldük: “Düz saçlı olanlarınki pırasa gibi.” :)
Pazar günü dedesi ayakkabısını giydirirken, alıp kendisi giymek isteyince, ‘küçük müyüm ben?’ edasıyla dedesine bakarken “ne sandın?” sorusuyla gülümsedik.
Salonda oyun oynarken, oyuncak kedisi Minnoş, ormanda kaybolmuş hasta olmuştu. “Kediler doktoruna götürelim.” dedi ve ne yapmamız gerektiğini böylece öğrendik. Yeri geldiği için veteriner hekim kavramını da anlatmaya çalıştım.
Cumartesi günü akşamı Terracity’ye gittik. Orada mağazalara girip çıkarken Beren’de bir koltuk merakı başladı ve girdiğimiz her yerde oturacak bir koltuk buldu. Üzerine çıktı oturdu, yattı yuvarlandı.
Eve döndüğümüzde Beren TV’de puding reklamı gördü ve babaannesinden puding yapmasını istedi. Evde varmış iyi ki de Beren heveslendiği anda yapabilme imkânı oldu. Geçtiler ocağın başına babaannesi ile beraber ve karıştırmaya da yardım etti minik kuşum. Sonrasında soğumasını da bekledi sabırla ve yedi afiyetle. Pazar günü kakaolu puding yapıldı bir de.
Pazar gününü bol bol meyve yiyerek geçirdik ve akşama doğru anneye doğru giderken miniğim yine her zamanki gibi uyuyakaldı koltuğunda.
Karadutum, pembişim, bisikletçim
Bebeğim bisiklete binmeyi çok seviyor babası gibi. Geçen seneden beri büyüdü ve iyice hızlı binmeye başladı. O nedenle daha önce aldığımız kask da küçük gelmeye başlayınca cumartesi günü birlikte bir bisikletçiye giderek yeni bir kask aldık kuzuma. Renk konusunda herhangi bir düşünce içine zaten girmedik. Pembeyi seçtik.
Cumartesi akşamı meyvelerimizi yerken, muşmulalardan birinin kabuğu sıyrılmış azıcık. Beren koparıp bir kenara koyarken dedesi, “onu yemeyebilirsin istersen” dedi. Beren de “kabuğu faydalı” diye cevap verdi.
Kuzucuk bir de plastik olta takımı ile oynarken, “balıkçılar yakaladıkları küçük balıkları tekrar suya atıyorlar” dedi. :o
Pazar günü, bisiklete binmek için trafik parkın yolunu tuttuk bir kez daha. Beren oradaki zeminde daha rahat ediyor. Turumuzu yaptıktan sonra, çıkardı kaskını ve doğayla baş başa kaldık. Beren bulduğu sarı çiçekleri topladı. Elimizde çiçeklerle (birkaç parça dal da vardı) yolun karşısına deniz tarafına geçtik. Çimler üzerinde yürüdük ağaçlar arasında bir süre. Oradaki kondisyon aletleri ile spor yaptık ama Beren için oldukça büyüktü tabi onlar. Piknik yapanların arasından geçtik ve Beren oradan sıkıldı. Sıcak da bir taraftan bastırmaya başladı. Antalya pazar günü çok sıcaktı. Beren’in aklı hep trafik parkı karşısındaki parktaydı yine. Oraya da geçtik salıncakları kullandık bu sefer sadece. Beren “daha hızlı salla baba” derken, ben de makul bir hızda sallamaya devam ediyordum ki “güneşe uçur beni baba” diye bir ses geldi kulağıma. Sonra güneşe uçtuk birlikte, “ama güneş çok sıcaktır babacım, kıyamam sana” diyerek şaka yollu kuzumla konuşurken, O da “bi dokunup gelicem” diye bir karşılık verdi. Bir arkadaşımı da beklerken aynı sıralarda, Terracity’i teklif ettim Beren’e. Hayır demeyeceğini biliyordum. Taze sıkılmış portakal suyuna da. Hem biraz dinlenmek hem de arkadaşımla görüşmek üzere Starbucks’a geçtik. Bir saate yakın sohbet ettik orada. Beren de hep konuşmanın içindeydi. Kızım kucağımdan inmedi. Sarıldık durmadan.
Kısa süreli görüşmenin ardından kızımla baş başa kaldık yine. Beren elimden tuttuğu gibi oyuncakçıya sürükledi beni. Girdik gezdik mağazanın içinde. Tom ve Jerry’nin Jerry’sini gördü raflardan birinde. Mağazaya girer girmez aldığı alışveriş arabasının içine koydu. Çok istediği belliydi. Alacaktık mecburen. Kitapların yanına yönlendi sonra. Birini ikisini aldı koydu tekrar yerine. Beğendiği çıkmadı aralarında. Ben de kitaplara bakıyordum o arada. Güzel bir kitap buldum ama almadım. Nasıl olsa Berenle D&R’a da gidecektik. Beren oradaki kitaplara bakarken, beğendiği bir tanesini ararken, ben de kendi kitaplarıma bakarım diye düşündüm. Benim kitap yoktu ama Beren için çok güzel bir kitap aldık. Çıkartmaları da olan, tam istediği gibi. Pembe. (Sonra internetten sipariş verdim beğendiğim kitabı o ayrı.)
Eve döndük yemeğimizi yedik her zamanki iştahla. Acıkıyoruz kızımla dışarıda. Yemekten sonra dedesinin tüm pazarın en iyi meyvelerini alıp geldiği meyve soframız da kuruldu. Değişik olarak bu hafta karadut da vardı. Beren onu da çok seviyor ve ağzı dudakları, dili her yanı mor olunca daha çok sevdi. Gidip gidip aynanın karşısında diline bakıyor. Bi tane yiyo, soluğu aynanın karşısında alıyo. :) Tıka basa yedi hepsini, sevdiği çileklere bile fazla yer ayıramadı. Onların da gönlünü almasını bildi ama sonra. Yedi çileği de, eriği de, diğer meyveleri de.
Tüm bunları yaptıktan sonra, aldığımız kitaptaki çıkartmalarla, her sayfadaki kızları giydirdik. Elbisesi, ayakkabısı şapkası vs. O arada Beren hâlâ yemeye devam ediyordu bir taraftan. Meyveler kalktı. Bu sefer sevdiği kakaolu kek vardı önünde. İyice karnı doydu. Akşam saatleri de yaklaştı ve annesiyle buluşmak üzere bebeğimle yola çıktık. Arabada tok karın ve yorgunluk, kısa mesafede de olsa kendini gösterdi. Eski öğretmenevinin önünde buluşacaktık ve arabamızı ara sokaklardan birine park ettikten sonra. Beren kucağımda ve ılık nefesi de boynumdaydı. Hiç bitmesini istemeyerek buluşma yerine geldik. Bir dakika sonra annesi de geldi ve kuzuyu aldı kucağımdan. Yanaklardan birer öpücük aldıktan sonra uğurladım kızımı.
Düden Park
Kızımla bu hafta 4 günlük bir beraberliğimiz oldu. Her geçen gün birbirimize yakınlaşıyoruz, bir bütünü oluşturuyoruz zaman içinde. Annesinin cuma gününden başlayan hafta sonu programı, Berenimle baş başa daha fazla vakit geçireceğimizin de habercisiydi. İyi de oldu. Her şeye vakit bulabildik. Cuma günü okul servisi babaannesine getirdi kızımı. Kapıda karşıladı babaannesi. O günün akşamında beni kapıda gördü ve her akşam karşılaşıyormuşuz gibi bakıştık ilk önce. Aradan 5 dk. geçmemişti ki, mutfakta sandalyede otururken kucağıma aldım bebeğimi, bir doladı kollarını boynuma, başını koydu omzuma huzurla, dakikalarca kaldık öylece. Teni tenime değiyordu sıcacık. Uzun süre kaldığımız için terledik bir süre sonra. Yavaş yavaş yüzüne bakmaya çalışırken bebeğimin, gülüşmelerle devam ettik o âna. Birden dedi ki Beren gülüşmelerin arasında, “çorba gibi terlemişim” :) Nasıl oluyomuş o diye sormadım bir de onun üstüne. Güldük geçtik. :)
Pazar gününü başından itibaren değerlendirdik. Sabahı atlayarak, öğle zamanına geçiyorum. Sabahları hep aynı çünkü; uyandıktan sonra yatağın içinde yuvarlanmalar, yanak sıkıştırmalar, ayak gıdıklamalar ve popo ısırmalar… :)
Öğle yemeğimizi yedikten sonra çıkmaya karar verdik evden, kısa süre sonra acıkacaktık çünkü. Enginarlı bakla yapmıştı babaanne. Benim en sevdiğim yemekten. Beren daha önce de yemiş olmasına rağmen, bu kez daha bir iştahla yedi. Daha çok enginarı yemeyi tercih etti. Baklaları yine babasına bıraktı. Yapraklarındaki tüm mineralleri aldıktan sonra kalktık sofradan ve doğruca dışarıya attık kendimizi. Park ziyaretlerimize bugün de Düden Park ile devam ettik. Her yerde olduğu gibi Beren’i asıl ilgilendiren, renkli salıncak-kaydırak ikilileri oldu. Parkın içinde yürüyüş yaptık salıncaklardan sonra, şelaleye baktık birlikte. Beyaz köpüklerin aşağıya düşüşünü izledik. Pazar günü biterken birlikteliğimiz bitmedi ilk kez kızımla. Annesi şehir dışındaydı ve o gün geç bir saatte Antalya’da olacaktı. Ertesi gün de zaten 23 Nisan dolayısıyla Beren’in Okulu yoktu.
İyi ki de yoktu çünkü o gün sabahtan akşama kadar babaannesi ve teyzesi ile birlikte SheMall’delerdi. Oradaki 23 Nisan etkinliklerine katıldılar. Orası yetmemiş dışarıya taşmışlar ve günü dolu dolu geçirmişler. Zaman deyince insanın aklına hep telaşları, yapmak isteyip de yapamadıkları filan geliyor. Zaman kimse için yeterli değil sonuç olarak. Bu nedenle Beren’i her zaman görme şansı olmayan büyük babaannesi de salı günü Beren’i görmek için geldi yanına. Beni büyüten, artık yaşı 80′e dayanan kadın, sadece Beren için kalktı geldi evinden. Biz bu arada annesi ile “konuşuyoruz”, salı günü için, Beren bir gün daha fazla kalsın mı kalmasın mı diye. Değişik. Daha fazla detaya gerek yok elbette ama nihayetinde hem Beren hem de anneannem o gün çok mutlu oldular. Ne oldu? “Zaman” geçti. Geride yaşanan o mutlu anlar kaldı. Bilmiyorum bunlara değer veren var mı?
Bahar geldi
Miniğimle ısınan havanın tadını parklarda çıkarmayı sürdürüyoruz. Babaannesinin balkonundan görünen renkli kaydıraklar ve salıncaklar çekti kuzumu birden. Daha önce de kış döneminde bir kez gitmiştik oraya. Kovayla kürekle, kumla oynamak için.
Bu kezde gittik oraya ama aklımızda kumla oynamak yoktu. Bir güzel vakit geçirdik kaydıraklarda, salıncaklarda. Beren bir süre sonra oturuverdi kumun üstüne. Elleriyle kazdı, taşları ayıkladı.
Sıkıldı aradan zaman geçtikten sonra, ben de tırnaklarının arasına toprak girmesini hiç istemiyorum, temizlemek için daha kısa kesmek gerekiyor ki, bu da pek iyi olmuyor hâliyle. Ara sıra Beren’in eski bir diş fırçasını kullanarak temizliyoruz su ve sabunla bu işe yarıyor.
Beren’in çiçek toplama merakı ortaya çıktı geçtiğimiz haftalarda. Gördüğü her renk çiçeği koparma derdinde. :) Orada da papatyaları gördü tabi.. Bir avuç(!) topladı. Bana verdi sonra. “Senin için, senin için” diye diye. Elimde taşıyorum bazen ama, sürekli elimde çiçekle gezemiyorum tabi. Ellerim terliyor küçücük çiçekle. Bırakıveriyorum bir kenara Beren’in dikkati başka bir tarafa yoğunlaştığında. Zaman geçiyor, belki saatler, “baba çiçeğim nerde?” diye geliyor yanıma… Açıklamak çok zor geliyor, bir taraftan kızımın verdiği çiçeği önemsiz bir şeymiş gibi atmışım gibi geliyor, bir taraftan da elimde çiçekle nereye kadar diye de soruyorum kendime. Açıkça söylüyorum ama ne yaptıysam çiçeği. Fazla da üstünde durmuyor neyseki.
Okulda öğrendiği şarkılarla geçirdik bugünü. Çok güzel söylüyor kendi kendine. Hadi bir daha söyle dediğimde, değişiyor bir şımarıklık, değişik bir şey oluyor. :)
Ev içinde eline aldığı streç film rulosunu mikrofon yapıp bize şarkılar söyledi bebeğim. Serçe ve kelebek şarkıları vardı gündemde… Serçe aşağıda, dinlenebilir tarzda. :)
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Bebeğim ve ben
Kuzumla bir pazar günü yine MiniFarm günlerinden biriydi. Eğer herhangi bir yerin adını özellikle söylersem, şuraya gidelim mi şeklinde, gidelim ya da gitmeyelim cevabı geliyor. Diğer taraftan “nereye gidelim?” diye sorarsam cevap “e-bebek” olarak geliyor. (MiniFarm, e-bebek aynı yer.)
Kuzumla en sevdiği yerde bir saati aşkın bir süre geçirdik. Yorulmak bilmeden koştu durdu. Bir ara yanıma çağırdım ve sevdiği keklerden yiyebileceğini söyledim. Ona bile hayır dedi ilk anda. Bir öpücük aldım yanağından ve fırladı gitti yine oyuncakların içine. İki dakika sonra geldi yanıma ve kek istediğini söyledi. Yanında taze sıkılmış portakal suyu ile birlikte tabi. İkinci bir bardağı da içti o arada kek bitmeden.
Beren ile birlikte evdeyken, üzerinde “GLUE” yazan kâğıt havluluğu görür görmez “yapıştırıcı” diyerek beni gülümseten kuzumu yanaktan şapırdatarak öpesim geldi ve öptüm de.
Arabada giderken aydedeye tabak gibi benzetmesini yaptı. O gece ay dolunaydı. :)
Anneye gitmek üzere asansörü beklerken o arada dedesiyle kapıda vedalaşırken, “Devamını yapalım.” diyerek gülümsedi ve el salladı tatlı kızım. Oynadıkları oyun, içinde bulundukları durum neydi bilmiyorum…
1 Nisan
Bebeğimle birlikte pazar günleri de ayrı bir anlam kazandı. Her pazar ayrı bir özel güne denk geliyor sanki. Ya da kızım ve ben bir aradayken her gün özel oluyor. :) Bu hafta 1 Nisan’a denk geldi pazarımız. Şakalar yapmadık ama, çok güzel anılarla dolu bir gün oldu. Sabah banyoda dişlerimizi fırçalarken zaman zaman kapatıp açtığımız musluk için, “su tasarrufu yapıyoruz” dedi. Duyarlı, çevre bilinci ile büyüyen bir kuzucuk benim kızım. Bununla birlikte çevre bilinci ile devam ettik. Haftanın teması buydu sanıyorum. Oyuncağının üzerindeki “pilleri çöpe atmayınız” şeklindeki işareti göstererek, “pilleri çöpe atarsak, bozulur.” dedi. Tahminimce parantez içinde “doğal denge” gibi bir şeyler söylemek istedi miniğim. :)
Ne zamandır gitme fikrimiz olsa da (yaklaşık bir senedir) bize uzak olduğu için gidemediğimiz Balonpark’a bu hafta arkadaşlarımızın vesilesiyle gittik. Yol boyunca Beren arabanın rahatlığında uyku moduna girdi ve Balonpark’a geldiğimiz sırada mışıl mışıl uyuyordu. Kucakladım yavaşça ve kapıya doğru yöneldiğimiz anda uyandı. Oradaki çocukların gürültüsü ile biraz açıldı uykusu. Sonrasında uykulu hâli devam ediyordu bir taraftan da, o nedenle fazla keyif alamadı oradan. Biz de 40 – 45 dakika kaldık orada ve arkadaşlarımıza hoşçakal diyerek oradan ayrıldık.
Hafta içi sürprizi
Hafta sonları görüşmeye alıştığım bebeğimle, bir yılı aşkın zaman sonra hafta içi de görüşme fırsatım oldu. İki gün önce keyifli bir gün geçirmiştik kızımla. Salı günü annesi ile evdeyken, birden beni görmek istediğini, konuşmak istediğini söylemiş kuzum. Annesi de beni aradı. Kuzu seninle görüşmek istiyor, uygunsan gel bir gör diye. Mesele bu kadar basit değil tabi ki. Farklı oyunlar, konuşmalarla dikkatini dağıtmaya çalışsa da annesi, Beren baba demiş de başka bir şey dememiş. Gözlerinden süzülen birkaç damla gözyaşı da olmuş sanıyorum tam da uyku saatine yaklaşırken…
O gün tesadüfen evdeydim ve kızımın çağrısına koştum bir an önce. Kapıda birbirimizi görünce 2 günde bile ne kadar özlediğimizi fark ettik. Kendimizi hep bir haftaya alıştırmışken arada böyle bir buluşma çok değişik ve mutluluk verici oldu. El ele çıktık apartmandan, sanki birlikte tatile çıkıyormuşuz gibi bir hava oldu. Yavaş yavaş yürüdük ve önümüzde upuzun bir dinlenme süreci varmış gibi, ağır ağır bindik arabamıza ve aslında sadece fazladan bir gece geçireceğimizi hiç düşünmeden yola koyulduk. Otoparkta apartmana doğru yürürken Beren sarı bir çiçek kopardı. Uzattı minicik elleriyle ve “bu çiçeği senin için kopardım babacım” dedi. Ben de aldım hemen ve yukarıya çıkar çıkmaz bir bardağın içine su doldurup içine o çiçeği koyacağımı söyledim. Evimize geldik, mutfakta çiçeği bardağa koyduk ve salona geçtik. Kızım yanımdaydı artık. Kucaklaştık ve kurulduk televizyon karşısına. Ben Kuzumun sevdiği birkaç kanal arasında gezerek hoşuna giden çizgi filmlerden ararken, Bebeğim eskiden olduğu gibi yine Madagaskar 2′yi istedi. Beren’in DVD’leri hemen çekmecede açar açmaz karşımda. En başından başladık izlemeye her zamanki gibi ama bu kez her zamanki gibi değildi de bir taraftan…
Henüz birkaç dakika geçmişti ki, babaaa babaaa diye bağıran aslan Alex’in sesi yankılandı odanın içinde. Birbirimize baktık ve konuştuk; “o da senin gibi küçük, yavru bir aslan; onun da babası var senin de” gibi. Beren de farklı cümlelerle anlattı durumu. Bu birinci vurgulanacak nokta oldu. İkincisi ise, daha bir dokunaklıydı Beren açısından bakınca. New York hayvanat bahçesinden, yıllar sonra
Afrika’ya gelen Alex’in annesi ve babasıyla karşılaşması… Onu patisindeki doğum lekesinden tanıyan annesi ve babasının sevinçleri ve Alex’in şaşkınlığını anlatan sahne saniye saniye geçerken önümüzden, ben de Beren’e bakıyordum göz ucuyla. Kuzum sadece bir animasyon olarak izlemiyor, hayatla bağlantısını kurmaya çalışıyordu adeta. Büyüdükçe, annesinin ve babasının ayrı ayrı evlerde geçirdiği zamanları aklının bir köşesinde saklayıp, kendi kendini ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Çünkü özellikle bu tür anlarda koluma daha sıkı sarılıp, daha yakınlaşıp hissetmek istiyor sevildiğini. Yeri ve zamanı geldiğinde yapabileceğimiz sadece konuşmak ve anlatmak olacak. Sabırla.
Bebeğimle yaşadığımız o tarifsiz anlar aşağıdaki videolarda…
Cam piramit
Her hafta değişik bir yere gidelim diye düşünürken bu kez de Cam Piramit’e gidelim dedik minik kızımla. Evde geçirdiğimiz süreyi azaltıp, daha çok baharın tadını çıkarmak için attık kendimizi dışarıya. Beren için pazar gezmelerimiz sadece baba ile birlikte olmak değil, bununla birlikte park, bahçe, yeşillik ve özgürce sağa sola koşup çiçekler koparabileceği yerler anlamına da geliyor. Bunu da göz önünde bulundurarak ulaştık hedefimize.
Geniş yürüyüş yollarında hızlı adımlarla ilerlerken, ağaçların ve çiçeklerin arasına girdik. Çimler üzerinde yürüyerek geniş alana çıktık ve deniz kenarına ulaştık. Beren gördüğü tüm renkli çiçekleri kokladı ve sarı olanlardan bir tane kopardı ve “bu senin için babacım” dedi. Gözlerimin içine bakarak. Yürüme işini pek sevmedik. İlerlediğimiz yolda gidebileceğimiz yer de Beren’in hoşuna gidebilecek bir yer değildi zaten. Anında geriye döndük ve Kuzumun hoşuna gidecek bir park, salıncak, kaydırak vs. bulmak üzere yönümüzü değiştirdik. Piramit’in arka tarafında bulduk ve buna ikimiz de sevindik. Beren merdivenler, kaydıraklar, köprü her türlü yapı üzerinde bir aşağıya bir yukarıya çıkıp inerken yorulduğunun farkına varmadı ama küçük bir dinlenme molası verelim mi bebeğim sorusuna da hayır demedi. Deniz kenarına doğru ilerledik. Oradaki büfeden “bir şeyler alalım” dedi miniğim… Kâğıt helva aldık ve Kır kahvesinde boş bir masa bulduk kendimize ve yorulduğumuzu da anladık orada oturduktan sonra. Beren’ e ne içmek istediğini sordum. Anında net bir şekilde “çay!” dedi. Büyümüş de küçülmüş gibi. Ben de bekliyorum ki, portakal suyu, bitki çayı falan içeriz… Benim de canım sütlü bir neskafe istemişti. Ben çay içmesini pek istemiyorum aslında Beren’in.Üst üste birkaç kez sordum acaba fikrini değiştirir mi diye ama -aynı babası gibi olduğundan- çayda ısrar etti. :) İstemeye istemeye istedim bir bardak çayı içimde bir huzursuzlukla. Çay geldi, bir dikişte bitirdi yavru. O arada kâğıt helvasının çevresinde ısırıkların sayısı artmaya başlamıştı. Isırdığı son lokmadan sonra; “bak burdan ısırmadım.” dedi bana kâğıt helvayı göstererek. Neden öyle dedi ki diye hızlıca düşünerek baktım kuzuma. Bebeğim benim de bir parça almam için işaret etmiş. Babasını düşünmüş kuzum. Biliyor mu ki acaba ısırdığı yer de olsa hiç düşünmeden ben de oradan ısırırım… Bir nokta var ki diğer taraftan, başka birisinin ısırdığı yerden ısırmaması gerektiği. Üzerinden geçtim Bebeğimin bildiği bir şeyin bir kez daha.
Deniz kenarı, güneşin de kaybolması ile iyice serinledi. Eve dönme zamanı geldi. Eve döndükten sonra Beren’in sevdiği meyveler ve kekler ile donatılmış masada bir taraftan atıştırdık, bir taraftan da resimler yaptık. Uzamış tırnaklarını da kestik ve akşam saatlerinde de anneye doğru yola çıktık.
Trafik parkı
Beren bu hafta, geçen hafta gittiğimiz Atatürk parkına gitmek istedi. Oradaki renkli salıncaklar ve kaydıraklar çok hoşuna gitmişti. Kahvaltıdan sonra, öğle saatlerinde oradaydık. Hava güneşli olmasına rağmen serindi. Sıcak bir şeyler içmeye ikna ettim Beren’i. Bitki çayları arasından erikli-tarçınlı çayı seçti. Beren birkaç yudum aldıktan sonra, eriklerden bahsetmeye başladı. “Erikleri hatır hatır yeriz.” :)
Atatürk parkına geçen hafta da geldiğimiz için daha fazla oyalanmadan oradan ayrıldık. Daha önceden de konuştuğumuz için kuzumla, yanımıza bisikletini de alarak trafik parka geçtik. Bisikleti almak için babaanneye uğradık tabi. Oraya kadar yol boyunca sohbet ettik ve müzik dinledik. Sıra arabadan inmeye geldiğinde, koltuğundan kucaklayarak alırken bebeğimi, “gelsin benim tatlı kızım” dedim. Bunu çok sık kullanıyorum ama genelde Beren koltuğunda uyuyakaldığında söylüyorum. Beren de bunu bildiğinden, “ama ben uyumadım ki?” diyerek gülümsedi bana. :)
Trafik parkta hava kararıncaya kadar vakit geçirdik. Tüm trafik işaretlerine uyarak, Beren bisikletiyle ben de yaya olarak parkın içinde turladık. Ara sıra Beren’in arkasından destekleyerek, bisikleti ile hızlıca geçtik yollardan, yüzünde rüzgârı da hissederek. Bu çok hoşuna gitti tabi yavrucanımın. Çığlık atarak geçtik her köşeyi… Çok eğlendik bu belli. :) Bu kadar eğlence ve bu kadar koşturmadan sonra yorgunluk olmazsa, eve dönüş yolunda uyku olmazsa gün biter mi? Tabi ki uyudu kuzum ve nasıl güzel bir uykuysa bu, hiç uyanmadı ve ben doyasıya öptüm eve çıktıktan sonra da…
Yavru bir kuşsun sen bebeğim… Avucumun içine aldığımda yanaklarını, öyle bir sıcaklık hissediyorum ki. Gözlerinin içindeki ışığı gördüğümde de. Doyamıyorum ama her nedense sana, yanaklarına her dokunuşumda daha da tatlandığını hissediyorum. Son bir kez diyerek dakikalarca öpüyorum seni ve sen sabrettikçe sonu gelmez bir döngüye giriyoruz.
Bu haftadan sonra yazılarımı, kısa notlar halinde yazmayı deneyeceğim. Yaşadığımız her anı yazmak isterim ama Berenle artık o kadar hızlı yaşıyoruz ki günü, hepsini yazamıyorum bile. Sadece o anları yaşıyorum ve tadını çıkarıyorum.
Atatürk parkı
Bebeğimle cumartesi akşamı buluştuk yine özlemle. Annesinin kucağından benim kucağıma atladı. Bacaklarını sardı belime, ellerini doladı boynuma ve başını koyup omzuma seri bir hâlde, anlatılamaz bir duygu o anda. Kuş kadar hafif geliyor o mutlulukla… Yanaktaki şapırdamalarla geçiyor bir iki dakika ama sonu yok, daha yeni başladık… :) (Gün içinde sayısız kereler devam eden bir süreç bu.)
O akşam bir arkadaşımıza geçmiş olsuna gittik minik tatlı tavşanımla. Karnı da toktu ama orada Nutella sürülmüş bir dilim taze ekmeğe de hayır demedi. Bir güzel yedi afiyetle.
İlerleyen saatlerde uyku vakti çoktan geçmişti ama, gelip de “baba ben çok sıkıldım” diyerek gözlerimin içine baktığı anda çantalarımızı toparladık. Son anlara doğru uykunun verdiği ani enerji patlamalarıyla omzuma kadar çıkıp, beni de kazağımı çıkarmaya mecbur eden kuzumun da vücudunda kuru yeri kalmamıştı. Terlediği için üst değişimi yaptık, Nutellalı elleri ıslak mendille sildik, burnunu kâğıt mendille temizledik derken ortalığa saçıldık tabi ister istemez.
Arabamıza doğru yürürken baktım ki mecali kalmamış yavrumun çantalarımızı bir ele, bebeğimi kucağıma aldım. Arabaya bindik ve ara sokaktan daha ana yola çıkmamıştık ki, Beren uykuya geçti bile. Arada sadece “sesini aç” diyebildi dinlediği müziğin. Tahmin edileceği üzere “Gökçe”yi dinliyorduk o esnada…
Sonrasında yapılan kontrollerde Beren’in uykunun derinliklerine daldığı tespit edildi ve müzik babanın sevdiği başka bir müzikle değiştirildi. Kuzusu uyanmasın diye de kıstıkça kıstı sesini. Gecenin sessizliğinde kendisi bile zor duymasına rağmen öylece devam etti yoluna.
Kucakta geldiği babaannenin evinde uykuya devam ettik arada bir uyanır gibi olsa da. Sarılarak uyuduk, bunun farkındaydı ama… Küçücük gülümsemesiyle beni nasıl mutlu ettiğini bilmeden (belki de bilerek) gözlerini kapattı.
Sabah uyandık çok erken bir saatte; 07.30 gibi. Günün nasıl geçeceği de az çok belliydi artık. Güneşten etkisini kaybetmeden olabildiğince faydalanmak için erkenden çıktık dışarıya. Levent abimizle de sözleştiğimiz yerde, Atatürk parkında buluştuk. Sessiz, sakin Beren’in de rahat edebileceği bir yere gidecektik. Sabah erken kalkmamız günün geri kalan kısmını yönlendiriyordu. Arabadan inerken gözler kapalı ve kucağımda başı omzumdaydı. Uykusu öyle ağır basmıştı ki, oturduğumuz yerde iki koltuğu birleştirip yatak hâline getirdim ve orada da devam etti uykuya.
Çevre gürültüsü etkiledi sanıyorum, yaklaşık yarım saat sonra gözler açılmaya başladı yavaş yavaş. Bakarken kuzuma öylece, göz göze geldik bir anda. Sarıldık tabi yine sımsıkı, hiçbir anı kaçırmıyoruz. :)
Güneş de olmadığı için ve deniz kenarı olmasından dolayı biraz üşüdük. Kapalı kısmına doğru geçtik hep birlikte. Oradan da kalktık ve Beren’le birlikte yürüdük parkın içinde. Kuzum hoplaya zıplaya önümüzden giderken, az ileride rengârenk bir park gördü. Tamam dedik biz de. Hem orası güneş de alan açık bir alandı ve park hemen yanı başımızdaydı. Tam not verdik bu bakımdan oraya. Beren menüde gördüğü bonibonlu pastayı istedi ama o sadece bir resimmiş. Öyle bir ürün yokmuş. Onun yerine browni aldık ama Beren pek de sevmedi. Parkta yorulduktan sonra gelip yedi birazını.
Güneşin tadını çıkardık birlikte ve eve dönüp yemek yemek için de fazla gecikmeden kalktık. Yolda yine uyudu bebeğim, sabahtan belliydi tabi. Uykusu da o kadar tatlı ve derindi ki, uyandırmaya kıyamadım bir süre ve bir saate yakın bekledim. O arada uyanır mı acaba diye ellerini, kollarını, ayaklarını öptüm hiç durmadan. Parmaklarını ısırmamak için zor tuttum kendimi. :) Yanaklar ve boyun da aldı nasibini.
Anneye gitmek üzere hazırlandığımız sırada yarı uykulu bir hâlde kucağıma aldım. Arabaya bindik o şekilde ve annesine doğru yola çıktık. Evin önüne geldiğimizde uykusu biraz daha açılmıştı. Kapı önünde sarıldık tekrar ve yeni haftayı beklemek üzere ayrıldık.













































































































































