Bininci gün

Bir baba olarak kızımı sadece pazar günü görebilecek olmayı ilk zamanlarda kabul edilemez bir şeymiş gibi görüyordum. Ama her şey kabul ediliyor, her şey kabulleniliyor. Daha ötesi için, hep daha fazlası için, bu günün değerini kaybetmeye değmez. Hep söylediğim, eğer herhangi bir anda mutluysan, o ana devam et. Daha fazla mutlu olabilir miyim düşüncesiyle, o an elinden kaçıyorsa, daha fazla mutluluğun garantisi yok.

Bu düşüncedeyim hâlâ… Onun için kızımla acaba haftada bir gün görüşmek için, bir hafta mı bekleyecektim gerçekten? Değilmiş. Beklemekle geçen altı gün aradan çok çabuk çekiliyor. Biz her gün her gün görüşüyoruz kızımla. Bu pazar da bebeğimin dünyaya gözlerini açtıktan sonra yaşadığı bininci günüydü. Gün gün yaşadığımız için, “her gün” çok değerli benim için.

Bu hafta evlere şenlik bir hafta sonu geçirdik. Hem “ikimizin evi”nin neşesi benim kızım hem de “babaannenin evi”nin, onun dışında aslında kendisi neşe olduğu için, gittiği her evin neşesi. 

Balkonumuzda kahvaltıyla başladık güne. Çünkü geçen hafta Beren evimize gitmeyi çok istemişti. Ancak zaman yetmediği için gidememiştik. Annesi Beren’i biraz daha erken getirebilir misin diyerek, önümüzdeki bir saatlik planımızda değişiklik yapmamıza neden oldu. Anneler günü dolayısıyla Beren’le de vakit geçirmek isteyebileceği düşüncesiyle hareket ederek elimizden geldiğince hızlı hareket ederek gittik. Bu sebeple eve uğrayamadık, hâlbuki Beren bunu çok istemişti. Önümüzdeki hafta (bu hafta için) önce evimize gidelim diye konuştuk Miniğimle.

Evimizde saatlerce oyunlar oynadık. Beren’in mutfak takımlarıyla yemekler pişirdik. Karşılıklı sohbetlerle çayımızı içtik. 🙂 Salona geçtik sonra, Beren keşfe çıktı. Uzaktan kumandalı arabayı kastederek “siyah araba nerede, düğmeli olan” diye sordu. Düğmeler dediği de kumandası. Bir de turuncu olan var, onu da seviyor. Birlikte oynadık. Beren ileri geri çok da güzel idare ediyor. Sonra bana verdi kumandayı ve Beren’in arkasından sürdüm kısa bir kovalamaca oynadık. Çıktığı keşifte alıp da henüz oynamaya fırsatımız olmayan Jengayı gördü. Ambalajı bile açılmamıştı. Kızıma kısmetmiş açmak. Kutusundan çıkardık ve tahta blokları görünce Beren, çok sevindi. Hemen çiftlik yapalım dedi. Ne hayal gücü. Duvarlarını yaptık önce. Genişçe bir çiftlik sahibi olduk. İçine küçük küçük evler yaptık. Sonra ondan vazgeçtik. En yüksek kule yapımına geçtik. Halının üzerinde yapmaya çalıştığımızdan, çok yüksek yapamadık tabi ama, geçen zamanda ben de Beren’le birlikte eğlendim.

Geçtiğimiz haftalarda sevdiği çileklerin yanında bir ara “başka hangi meyveyi yemek istersin” diye sormuştum. Öylesine. Üzüm! dedi. “Ücüm ücüm” diye elinde salkımla evin içinde dolaştığı zamanları biliyorum. Üzümcü Beren. 🙂

Babaanneye geçtik sonrasında, yeni elbisesiyle babaanneyle danslar, dedesiyle üzüm çekirdeği konusunda anlaşmalar… “Üzüm güzel de bir de çekirdekleri olmasa” demiş dedesine. Normalde meyvelerin çekirdeklerinin yenmeyeceğini bilen kızım, üzüm çekirdeklerinin yenebileceğini biliyor. Yine de biraz sert gelmiş olmalı ki, yemek istemedi. Dedesi de tek tek çıkardı çekirdeklerini kuzuma. Birlikte yediler.

Salondayız yine hep birlikte. Berenle kucak kucağa, yerde yuvarlandık bir süre. Ne kadar eğlenceliymiş. Kızıma sarıldıktan sonra gerisi önemli değil. “Seni yakalıycaam” diyerek üzerine doğru yürüdüğüm ilk zamanlarda (Beren daha yeni yeni yürürken) heyecanlanıp kaçardı. Gülmekten hıçkırık bile tutardı yavru canımı. Şimdi de çok heyecanlanıyor ve daha hızlı koşabildiği için seviniyor ama eninde sonunda baba yakalayacak bunu biliyor. Hiç öyle bir kaçma kovalamacaya girmeden, sen benim kedim ol deyip yumuşatıyor ortamı. Ben de hemen mod değiştiriyorum. Kızım olduğu için hiç problem değil elbette. Ama böyle bir durumda bir başkası için sırf karşımdakinin gönlü olsun diye ses çıkarmayıp, istediği gibi davrandığım zamanları hatırlıyorum. Demek ki insan “sevdiği” için yapabiliyor bazı şeyleri. Beren, babamı nasıl da kedi yaptım diye düşünmüyordur herhalde. 🙂

Kedi olduk ama, kedi de sevgi ister tabi. Kuzucuğum aldı küçücük avuçları arasına yanaklarımı, bir okşayışı vardı ki, hiç bitmesin istedim. Saçıma dokunması da ayrı bir zevk. En sonunda boynuma sarılışı zaten hiçbir söze gerek bırakmadı.

Gün sonunda parka gitmeden de olmaz dedik ve kum kovası takımlarını alıp doğruca parka gittik. Yarım saat kadar orada vakit geçirdik. Salıncak, kaydırak derken Beren uyku belirtileri gösteriyordu ama, hiç şikayeti yoktu bebeğimin. Yeni bir tırmanma yeri keşfettik kaydırağa ulaşmak için. Arkasından destekledim. “Yapabilirsin tatlım” diyerek cesaretlendirdim. Tek bir boruda sağlı sollu basamaklar ve araları da oldukça fazlaydı. Yine de başardı. Tırmanma bittikten sonra bir de karşı tarafa geçmesi gerekiyordu. Bunu da başardı. Tatlı kızımla bir nevi Wipe-out yapmış olduk.

Günü de böylece paylaşmış ve günün sonuna da gelmiş olduk. Annesi ile birlikte yaşadığı evine dönmesi gerektiğini hatırlattım. Çantasını hazırladım ve yola çıktık. Her zamanki gibi kendisini rahatlamış hisseden kızım, kendini bırakıverdi. Çok fazla uzaklaşmamıştık ki, gözlerini kapattı ve melek gibi bir uykuya daldı.

2 Thoughts on “Bininci gün

  1. Serdal teyze on 29 Mayıs 2011 at 23:57 said:

    Süperr yaaa… O minik elleri yerimm kuzucukk :))

  2. Babaanne ve dede on 20 Mayıs 2011 at 23:22 said:

    Bu resim harika. Aradan yıllar geçse de o minik ellerin babasını okşayışı ve o bakış… Bir bakış bir bakışa neler anlatır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Post Navigation