Oyuncak Müzesi

Kuzucuğumla geçen sene 23 Nisan’da açılan oyuncak müzesine ancak bu hafta gidebildik. Bahar aylarında güneşin tadını çıkaralım diye sürekli erteledik. Yaz döneminde havuz ve deniz keyfine ara verip de gitmek de olmazdı. Sonbaharda gidelim dedik. O da araya giren bazı nedenlerle kısmet olmadı ama sonunda kuzumla birlikte gidebildim ben de nihayet.

Sabah kahvaltısıyla başladık bir yeni güne daha. Kahvaltıda yaşadığımız bir olay; sabahları televizyon sofra başında açık mutlaka. Yumurcak TV başta olmak üzere, program listesinde hangi kanallar varsa üzerinden bir geçiyoruz. Sabah programı Mister Maker’da (Bay Becerikli) daire, üçgen, kare, dikdörtgen şekillerini öğretirlerken, bu şekillerde yapılmış kostümlere bürünmüş insanlar, şekil söylendiğinde bir adım öne gelerek kendisini tanıtıyordu. Daire, bir adım öne gelerek “ben daireyim” dedikten sonra ekrana mavi zeminde renkli yuvarlaklar geldi. Beren de bunu görür görmez “aaa gezegenler!” dedi. 😮

Birkaç kere gidip gitmemek arasında kaldım oyuncak müzesine. Havaların dengesi yok, güneş yüzünü gösteriyor ama bir taraftan da rüzgâr esiyor. Bebeğimi düşünerek -ki yat limanına gitmek için arabamızı nispeten uzak bir yere park edip, oraya kadar yürümemiz gerekliydi-. Beren de yürüyecekti çünkü uzun süre kucağımda taşıyamıyorum eskisi gibi. Yorulduğunu ya da uykusunun geldiğini anladığım anda alıyorum bir süre ama yine de yolun büyük bir kısmını yürüyoruz birlikte. Sonunda bir gün bu müzeye nasıl olsa gideceğiz, hava da güneşli diyerek çıktık yola ve kapısının önünde bulduk kendimizi. Beren hemen girdi içeriye ve çizgi film kahramanlarının maketleri yanında durarak poz verdi. Ben de elimde fotoğraf makinası ile Beren’in peşindeyim… “Çektin mi baba, burda da çektin mi?” dedikten sonra ve benden de onayı aldıktan sonra başka birinin yanına geçti ve böyle ilerleyerek orta avluya çıktık. Oradaki Cinderella’yı aaa pamuk prenses, Tweety’i aaa civciv diyerek sevdi. Mutluluğunu paylaştı. Prensesin eteğinden civcivin gagasından tutarken Daltonlar’ı gördük. Onlara da sarıldık, birkaç kare de orada çektik. Pembe Panter’i, Mickey Mouse’u, Bugs Bunny’i, Pinokyo’yu, Şirinler’i, Keloğlan’ı zaten tanıyorduk. Bizdendi hepsi. Redkit, köpeği Rin Tin Tin ve Daltonlar’la orada tanıştık. 🙂 Bir de “prenses şatosu” tanımlaması vardı Beren’in. Hemen yanında bir de fotoğrafı var. Prenses şatosu… Şato. 🙂

Beren’le tüm müzeyi gezip fotoğraflarımızı da çektikten sonra dışarıya çıktık. Hava bir sıcak bir soğuktu. Bazen rüzgâr rahatsız edecek şekilde esiyor bir taraftan da güneş yakıyordu. Ben de Beren’e bir kalın montunu giydiriyordum, bir kapüşonlu yeleğini. Giy çıkar giy çıkar derken epey yoruldum. Beren de sıkıldı. Sonra açıkladım durumu. “Babacım…”

Müzeden çıktık biraz ilerledik yat limanında biraz gezmek istedik. Beren büfenin birinden cips istedi. Elimizde cipsle başladık tura. İlk gördüğümüz yatlardan birinde korsan teması ile maketler, bayraklar vs. vardı. “Korsan gemisiiii”. Tespit yapıldı.

Zaten tadilatta olan, şantiye görünümündeki yat limanında bir süre yürüdükten sonra yolun yarısına geldik. Beren’e “daha ileriye gidelim mi? Yoksa geriye mi dönelim tatlım?” diye sordum ve geriye dönmek istediğini söyledi. Bir taraftan hem elimi tutmak istiyor, bunu seviyor(uz). Bir taraftan da cipsini yemek istiyor. Olmadı tabi. Üzerindeki montla uzun süre yürümekten de yoruldu Kuzum. Bir banka oturduk oracıkta. Rahat rahat yesin cipsini diye. Ben de ikişer üçer yedim. Bir an önce bitsin de daha fazla yemesin bebeğim o pek de faydası olmayan şeylerden diye. Cips poşeti elden ele gezerken her iki el de yağ içinde kaldı. O yağlı ellerle güneş gözlüğü de düzeltildi. Üst üste geldi. Müzeye döndük tekrar. Sadece ellerimizi yıkamak için bir giriş bileti daha aldık. Beren de bir taraftan soruyor; “bir daha mı gezicez?”. Anlatıyorum para üstünü alırken, girdik bir güzel ellerimizi de yıkadık. Güneş gözlüğünü de. Bir süre dinlenmek için müze çıkışındaki masa ve taburelere oturduk. Beren o bölümü çok sevdi. Bir aşağıya bir yukarıya koşarak eğlendi kendi kendine. Ben de videoya kaydettim oturduğum yerden. Beren de geldi bir süre dinlendi yanımda. 10- 15 dakika kaldık orada.

Daha sonra yemek yemek ve üzere eve doğru yola çıktık. Gelirken yürüdüğümüz aynı yolu takip ederek ilerledik. Çok sayıdaki merdiveni inmiştik gelirken, bu kez çıkmak zorundaydık ve Bebeğim de tek başına çıktı o merdivenlerden. Her basamağa tek ayağıyla basarak hem de. Durmadan, dinlenmeden. Son basamaklara doğru kucakladım kuzumu. Bir öpücük, bir öpücük daha derken aldığım o enerjiyle epeyce yürüdük. Arabaya oturur oturmaz ikimiz de bir rahatlama hissettik. Eve doğru yola çıkarken son zamanlarda sık sık dinlediğimiz, ikinci bir rengârenk vakası var. Gökçe’nin “Tuttu fırlattı kalbimi” şarkısı. Adı bu mudur onu da bilmiyorum ama Beren bu şarkıyı dinlemeyi ve o esnada söylemeyi çok seviyor… Ben? Ben de Beren’i seviyorum. Ona eşlik ediyorum. Arka koltukta yalnız bırakmamak için. 😀


2 Thoughts on “Oyuncak Müzesi

  1. serdal teyze on 23 Mart 2012 at 13:28 said:

    Canımmmm çok özledim Berenim; ne kadar güzel yerlere gitmişsiniz siz öyle babacığınla bakimm ne güzel de biliyor bu kızın babası onu götüreceği yerleri, ne kadar da severmiş babası ben galiba biraz kıskandım sizi:))) ben de geleyim mi teyzoşum aşkım benim seni çok seviyorummmm teyzemmm

  2. nihal gülkokan on 8 Mart 2012 at 09:56 said:

    Baba kız sevgisi bu işte! gidilecek yerler sadece beraber olmak için değil, Beren’e özel ve onun mutlu olacağı, ona hitabeden yerler olarak seçiliyor. Herhangi bir yerde de beraber olunabilir ama birebir hayatı paylaşmak karşılıklı duyguları ifade edebilmek zaman az bile olsa izleri çok olur. Önemli olan zaman geçirmek gezmek değil beraber zaman geçirmek bu herkes için geçerli. Sağlık ve mutlulukla daha çoook gezmelerrrrr.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Post Navigation