Atatürk parkı

Bebeğimle cumartesi akşamı buluştuk yine özlemle. Annesinin kucağından benim kucağıma atladı. Bacaklarını sardı belime, ellerini doladı boynuma ve  başını koyup omzuma seri bir hâlde, anlatılamaz bir duygu o anda. Kuş kadar hafif geliyor o mutlulukla… Yanaktaki şapırdamalarla geçiyor bir iki dakika ama sonu yok, daha yeni başladık… 🙂 (Gün içinde sayısız kereler devam eden bir süreç bu.)

O akşam bir arkadaşımıza geçmiş olsuna gittik minik tatlı tavşanımla. Karnı da toktu ama orada Nutella sürülmüş bir dilim taze ekmeğe de hayır demedi. Bir güzel yedi afiyetle.

İlerleyen saatlerde uyku vakti çoktan geçmişti ama, gelip de “baba ben çok sıkıldım” diyerek gözlerimin içine baktığı anda çantalarımızı toparladık. Son anlara doğru uykunun verdiği ani enerji patlamalarıyla omzuma kadar çıkıp, beni de kazağımı çıkarmaya mecbur eden kuzumun da vücudunda kuru yeri kalmamıştı. Terlediği için üst değişimi yaptık, Nutellalı elleri ıslak mendille sildik, burnunu kâğıt mendille temizledik derken ortalığa saçıldık tabi ister istemez.

Arabamıza doğru yürürken baktım ki mecali kalmamış yavrumun çantalarımızı bir ele, bebeğimi kucağıma aldım. Arabaya bindik ve ara sokaktan daha ana yola çıkmamıştık ki, Beren uykuya geçti bile. Arada sadece “sesini aç” diyebildi dinlediği müziğin. Tahmin edileceği üzere “Gökçe”yi dinliyorduk o esnada…

Sonrasında yapılan kontrollerde Beren’in uykunun derinliklerine daldığı tespit edildi ve müzik babanın sevdiği başka bir müzikle değiştirildi. Kuzusu uyanmasın diye de kıstıkça kıstı sesini. Gecenin sessizliğinde kendisi bile zor duymasına rağmen öylece devam etti yoluna.

Kucakta geldiği babaannenin evinde uykuya devam ettik arada bir uyanır gibi olsa da. Sarılarak uyuduk, bunun farkındaydı ama… Küçücük gülümsemesiyle beni nasıl mutlu ettiğini bilmeden (belki de bilerek) gözlerini kapattı.

Sabah uyandık çok erken bir saatte; 07.30 gibi. Günün nasıl geçeceği de az çok belliydi artık. Güneşten etkisini kaybetmeden olabildiğince faydalanmak için erkenden çıktık dışarıya. Levent abimizle de sözleştiğimiz yerde, Atatürk parkında buluştuk. Sessiz, sakin Beren’in de rahat edebileceği bir yere gidecektik. Sabah erken kalkmamız günün geri kalan kısmını yönlendiriyordu. Arabadan inerken gözler kapalı ve kucağımda başı omzumdaydı. Uykusu öyle ağır basmıştı ki, oturduğumuz yerde iki koltuğu birleştirip yatak hâline getirdim ve orada da devam etti uykuya.

Çevre gürültüsü etkiledi sanıyorum, yaklaşık yarım saat sonra gözler açılmaya başladı yavaş yavaş. Bakarken kuzuma öylece, göz göze geldik bir anda. Sarıldık tabi yine sımsıkı, hiçbir anı kaçırmıyoruz. 🙂

Güneş de olmadığı için ve deniz kenarı olmasından dolayı biraz üşüdük. Kapalı kısmına doğru geçtik hep birlikte. Oradan da kalktık ve Beren’le birlikte yürüdük parkın içinde. Kuzum hoplaya zıplaya önümüzden giderken, az ileride rengârenk bir park gördü. Tamam dedik biz de. Hem orası güneş de alan açık bir alandı ve park hemen yanı başımızdaydı. Tam not verdik bu bakımdan oraya. Beren menüde gördüğü bonibonlu pastayı istedi ama o sadece bir resimmiş. Öyle bir ürün yokmuş. Onun yerine browni aldık ama Beren pek de sevmedi. Parkta yorulduktan sonra gelip yedi birazını.

Güneşin tadını çıkardık birlikte ve eve dönüp yemek yemek için de fazla gecikmeden kalktık. Yolda yine uyudu bebeğim, sabahtan belliydi tabi. Uykusu da o kadar tatlı ve derindi ki, uyandırmaya kıyamadım bir süre ve bir saate yakın bekledim. O arada uyanır mı acaba diye ellerini, kollarını, ayaklarını öptüm hiç durmadan. Parmaklarını ısırmamak için zor tuttum kendimi. 🙂 Yanaklar ve boyun da aldı nasibini.

Anneye gitmek üzere hazırlandığımız sırada yarı uykulu bir hâlde kucağıma aldım. Arabaya bindik o şekilde ve annesine doğru yola çıktık. Evin önüne geldiğimizde uykusu biraz daha açılmıştı. Kapı önünde sarıldık tekrar ve yeni haftayı beklemek üzere ayrıldık.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Post Navigation