Müze

Minik tatlı tavşanım

Minik tatlı tavşanım

Hafta içinde Deniz Biyolojisi Müzesi’nin açılışı yapıldı. Türkiye’de bir ilk olduğu söylenen müzeyi merak ettik biz de. Beren’e oraya gideceğimizi söylediğimde ilk aklına gelen akvaryum gibi bir yerdi. Deniz canlılarının doğal yaşam alanlarına benzer şekilde yapılmış bir yer olarak düşündü. Meraklı ve heyecanlıydı. Yat limanı içerisindeki müzeye gitmek üzere arabamızı uzak bir yere park ettik ve yol boyu konuştuk. El ele tutuşmayı çok seviyoruz yürürken. Bazen miniğimin eli acımasın diye avucumun içinde yumuşak bir şekilde tutuyorum. ‘Baba elimi sıkı tut’ uyarısından sonra sımsıkı tutuyorum elini. Cumhuriyet meydanına geldiğimizde hafta sonu kalabalığının içinden geçtik. Tophane içinden merdivenlerden inerek yat limanına yöneldik. Berenle daha önce  de oralardan geçmiştik. Dükkânlardan birinin önünden geçerken çocuk mankeni ve üzerindeki allı pullu elbiseyi hatırladı. Onun hakkında da konuşmuştuk daha önce.

Merdivenleri tamamlayıp aşağıya doğru ineceğimiz dik yokuşun başına geldiğimizde Beren, ‘Buralarda oyuncak müzesi yok muydu baba?’ diyerek iki sene öncesine gitti. Ben de onaylayarak birkaç dakika sonra önünden geçeceğimizi söyledim ve geçerken de gösterdim. Deniz biyolojisi müzesinin de oyuncak müzesine yakın bir yerlerde olduğunu biliyorduk. Yerini tam olarak öğrenmek amacıyla oyuncak müzesindeki çalışanlara sorduk. Berenle kapıdan içeriye girer girmez amacımızdan saptık bir anda. ‘Deniz biyolojisi müzesinden sonra buraya da gelelim mi?’ Vaktimiz her zamanki gibi kısıtlı olduğundan bir sonraki yat limanı gezimizde oyuncak müzesine gitmeyi kararlaştırdık yavrucanla.

Deniz biyolojisi müzesini bulduk sonunda ama Antalya’nın her yerinde billboardlarda reklamı yapılan müzenin giriş biletleri büyükler için 6 liraya, çocuklar için 3.5 liraya satılmasına rağmen, oyuncak müzesinin, üzerinde 5 lira yazan biletleriyle içeriye girdik. Küçücük bir yer ancak girer girmez dekorasyon ve ışıklandırma farklı bir yere geldiğini hissettiriyor. Girişteki rozetlerden aldık birkaç tane. Beren kazağına iliştirdi hemen bir tanesini. İki katlı müzede Beren alt katı sırayla değil de bir sağ taraftan bir sol taraftan balıklara bakarak gezdi. Dikkatini en çok parmaklıklar arkasına gizlenmiş bir korsan maketi çekti. Hâlâ aşağıdayken bütün balıklara, ayıp olmasın hadi, bakayım bari size de dercesine hızlıca göz attıktan sonra, merakından bir şey kaybetmemiş olan bebeğimle üst kata çıktık. Üst kat, alt kata göre oldukça sıcaktı. İlk işimiz kat kat giydiklerimizden kurtulmak oldu. Sonra balıkların her birine alt kattakilerden daha çok vakit ayırdık. Her bir balığın adını üzerindeki etiketlerden okuyarak Beren’in arkasından takip ediyordum. Özellikle Beren bir tanesine yakın ilgi gösterdi. Adını okuduğumda, hızlıca geçip giderken bir diğerine, hemen bir adım geriye geldi ve ‘bu muymuş sincap balığı’ dedi. Çok hoşuna gitti bu isim. ‘Fotoğrafını çek! Fotoğrafını çeeek!’ Tura devam ederken iki kişinin yan yana geçmekte zorlandığı daracık koridorda ilerlerken, ahtapotlar, mürekkep balıkları, ıstakozları da gördükten sonra geniş bir yere geçtik. Orada da köpek balıklarını gördük. O kısımda duvara yansıtılan bir tanıtım filmi de vardı.

Sonuna kadar açılmış klimanın etkisiyle hamam gibi olan üst kattan bir an önce kaçarak alt kata indik. Soğukluğa 🙂 Çok gezdik ve çok yorulduk. Acıktık da. Dışarıya çıktık. Oraya kadar gitmişken yat limanını bir turlayalım istedik. Yürüdük epeyce birlikte, elimizde patlamış mısırla. Ben Beren’e o bana veriyor. Yemiyoruz da, atmaya da kıyamıyoruz. Öylece götürdük getirdik.

Geri dönmeye karar verdiğimizde müzeden oldukça uzaklaşmıştık. Yeniden önünden geçip dik yokuşları ve merdivenleri yeniden çıkmaktansa, farklı bir yerden, taş merdivenlerden çıkmayı tercih ettik.ahtapot

Beren’e işaret ettiğim yere baktık. Beren’in kabul etmeyeceğini düşünüyordum fakat ‘çıkalım!’ dedi kararlı bir şekilde. Ağır ağır çıktık merdivenlerden. Bitti derken aslında, gelirken indiğimiz, çocuk mankeni gördüğümüz merdivenleri de çıkacaktık. Bir hayli fazla basamak çıktık. İyiden iyiye yorulduk. Yürümeye mecalimiz kalmadı. Sürüne sürüne arabaya attık kendimizi ve çantamızdaki meyvelerle biraz olsun kendimize geldik.

Oradan da her zaman olduğu gibi, acıktığımızda sofranın hazır olduğunu bildiğimiz, babaanneye doğru yola çıktık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Post Navigation